Ana Sayfa Arama
Kategoriler
Sosyal Medya

HER ŞEY GÜZELLEŞİRKEN RUHUMUZU MU KAYBEDİYORUZ?

Bir evin duvarında çatlak vardı.   Kimse o çatlağı kapatmak

Bir evin duvarında çatlak vardı.
 
Kimse o çatlağı kapatmak için acele etmiyordu.
 
Çünkü o evde çocuklar büyümüş, insanlar yaşlanmış, sofralar kurulmuş, aşklar başlamış, kavgalar edilmiş, barışılmıştı.
 
Çatlak, evin kusuru değil; hafızasıydı.
 
 
Şimdi evlerimiz kusursuz.
 
Duvarlar pürüzsüz.
 
Mobilyalar birbirinin aynı.
 
Işıklar hesaplanmış.
 
Renkler uyumlu.
 
Her şey güzel.
 
Ama bazen bakıyorum ve içimden şu soru geçiyor:
 
Neden bu kadar güzel şeylerin içinde bu kadar az ruh var?
 
 
Teknoloji hayatımıza girdiğinden beri dünyayı değiştirdik.
 
Daha hızlı iletişim kuruyoruz.
 
Daha hızlı üretiyoruz.
 
Daha hızlı tüketiyoruz.
 
Daha hızlı unutuyoruz.
 
Belki de en büyük değişiklik burada.
 
Eskiden bir şeyi yapmak için zaman gerekirdi.
 
Bir mektup yazmak.
 
 
Bir fotoğraf çekmek.
 
Bir şarkı kaydetmek.
 
Bir ev inşa etmek.
 
Bir kitap yazmak.
 
Şimdi her şey birkaç saniyede gerçekleşebiliyor.
 
Ama zamanın kısalması, anlamın da kısalması demek mi?
 
Mimariye bakıyorum.
 
Eskiden bir ev, bulunduğu toprağın
 
dilini konuşurdu.
 
Ege’de taş ve ahşap başka türlü birleşirdi.
 
Karadeniz’de ev yağmura göre şekillenir, Güneydoğu’da avlu hayatın merkezine dönüşürdü.
 
Binalar coğrafyadan doğardı.
 
Şimdi dünyanın farklı şehirlerinde aynı binaları görebiliyoruz.
 
Aynı cam cepheler.
 
Aynı betonlar.
 
Aynı mobilyalar.
 
Aynı estetik anlayışı.
 
Şehirler büyürken karakterlerini küçültüyorlar.
 
Müzikte de aynı şeyi yaşamıyor muyuz?
 
Eskiden bir sanatçının sesini tanırdınız.
 
Çünkü sesi kusursuz değildi.
 
Ama kendisine aitti.
 
Şimdi teknolojinin yardımıyla her
 
nota düzeltilebiliyor.
 
Her ses parlatılabiliyor.
 
Her hata silinebiliyor.
 
Sonra ortaya teknik olarak kusursuz bir şarkı çıkıyor.
 
Fakat bazen eski bir kayıttaki cızırtı, kusurlu bir ses veya nefes arası, bütün o kusursuzluklardan daha fazla dokunuyor insana.
 
Çünkü insan kusursuz değildir.
 
Sanat da biraz insanın kusurundan doğar.
 
 
Bir ressamın fırça izinden.
 
Bir şairin karaladığı cümleden.
 
Bir müzisyenin titreyen sesinden.
 
Bir fotoğrafın kadrajındaki küçük hatadan.
 
Şimdi yapay zekâ bize kusursuz görüntüler üretebiliyor.
 
Olmayan insanları var edebiliyor.
 
Hiç yaşanmamış anıları gerçekmiş gibi gösterebiliyor.
 
Müzik yapabiliyor.
 
Metin yazabiliyor.
 
Resim çizebiliyor.
 
Bunların hiçbiri tek başına korkutucu değil.
 
Asıl korkutucu olan, insanın kendi sesini kullanmayı bırakması.
 
Çünkü bir gün her şeyi makineler bizim için üretmeye başladığında, elimizde yalnızca seçmek kalabilir.
 
Güzel olanı seçmek.
 
Doğru olanı seçmek.
 
Popüler olanı seçmek.
 
Ama kendi içimizden bir şey üretmemek.
 
İşte o zaman teknoloji bizi yalnızca kolaylaştırmış olmaz.
 
Bizi birbirimize benzetmiş olur.
 
Bugün sosyal medyada milyonlarca insan aynı şeylere bakıyor.
 
Aynı müzikleri dinliyor.
 
Aynı fotoğraf biçimlerini kullanıyor.
 
 
Aynı kelimeleri söylüyor.
 
Aynı hayatı güzel sanıyor.
 
Ve giderek daha fazla insan, kendi hayatını yaşamaktan çok başkalarının hayatına benzeyen bir görüntü üretmeye çalışıyor.
 
Belki de çağımızın en büyük yalnızlığı burada.
 
Hiç olmadığımız kadar görünürüz.
 
Ama hiç olmadığımız kadar kendimizden uzağız.
 
Teknolojiye düşman değilim.
 
Olmak da istemem.
 
Çünkü teknoloji insanın harika bir aracı olabilir.
 
Ama araç, amacın yerine geçtiğinde sorun başlar.
 
Bir telefon insanı sevdikleriyle buluşturabilir.
 
Ama aynı telefon sofradaki insanları birbirinden ayırabilir.
 
Bir yapay zekâ sanatçıya ilham verebilir.
 
 
Ama sanatçının yerine geçtiğinde başka bir şey başlar.
 
Bir bina modern olabilir.
 
Ama modern olmak, hafızasız olmak zorunda değildir.
 
Belki ihtiyacımız olan şey teknolojiyle savaşmak değil.
 
Teknolojinin içinde insan kalabilmek.
 
Bir taş duvara el sürmek.
 
Bir kitabın sayfasını çevirmek.
 
Bir şarkıyı kusurlarıyla dinlemek.
 
Bir fotoğrafı silmeden saklamak.
 
Bir mektubu kendi el yazımızla yazmak.
 
Bir sofrada telefonu ters çevirmek.
 
Ve bazen hiçbir şeyi düzeltmemek.
 
Çünkü hayatın bütün güzelliği, kusursuzluğunda değil.
 
İzlerinde.
 
Çatlaklarında.