Ana Sayfa Arama
Kategoriler
Sosyal Medya

Mavi Kuş

Yetimhanede zaman farklı işlerdi. Dışarıdaki insanların 10 dakikası, içerinin 10 saatine ancak denkti. Buradaki her bir çocuğun kendine özgü bir hikâyesi vardı.

Yetimhanede zaman farklı işlerdi. Dışarıdaki insanların 10 dakikası, içerinin 10

Yetimhanede zaman farklı işlerdi. Dışarıdaki insanların 10 dakikası, içerinin 10 saatine ancak denkti. Buradaki her bir çocuğun kendine özgü bir hikâyesi vardı. Kiminin anne-babası yoktu, kiminin vardı ama yoktu. Bazıları ise çok daha trajik öykülerle buraya gelmiş, kendine ait ne varsa dışarıda bırakmıştı.

Yetimhane dediğimiz yer; sahipsiz, müşkül durumdaki çocuklara devlet tarafından sağlanan barınma, beslenme, koruma ve eğitim gibi ihtiyaçlarının karşılandığı yerdi. Fakat bunların yanı sıra, hapishanelerin çiçekli böcekli versiyonu gibidirler. 7/24 başınızda bekleyen bir polis (gardiyan gibi), büyük yosunlu duvarlar, jiletli teller, pencerelerde ve kapılarda kalın demir parmaklıklar, “bahçe saati” adı altında çıkılan havalandırma zamanları da buranın bir parçasıydı.

Tarık da bu yetimhaneye trajik bir öyküyle yerleşmiş bir çocuktu. Babası, annesini katletmişti. Babadan başka akraba bulunamayınca yetimhanenin kapısı kaçınılmaz olmuştu. Henüz dokuz yaşındayken hayat ona, biz yetişkinlerin bile görmek istemediği yüzünü en acı şekilde göstermişti. Bu ağır yük elbette Tarık’ı etkilemiş, çocuk içine kapanmıştı. Adına yetimhane jargonuyla “anne” denilen, buradaki çocukların yemek ve uyku düzeninden sorumlu, 7/24 vardiyalı çalışan ablaların merhameti ve ilgisi sayesinde yemek yiyor, yıkanıyordu.

Yetimhanede haftanın bir günü el işi günüdür. Size de çok tanıdık gelecek olan boncuk dizme ve anahtarlık süs yapımı vardır. Burada yapılan süslere de “yetimhane işi” denebilir. Ne yazık ki bu atölye, yetimhanede bile ücretlidir. Annelerden birinin Tarık’a olan hassasiyeti sayesinde Tarık, o günler hep atölyede olur, boncukla el işi yapardı. Kuşlar, gökkuşakları, bulutlar…

Yetimhane müdürü Şekip Bey hiç de buraya uygun bir adam değildi. Memur olmak için olmuş gibi bir hâli vardı. Çocuklarla çok fazla karşılaşmaz, karşılaştığında ise onlara sevilmediklerini hissettirirdi. Ezilmesi gereken zararlı bir böcek gibi bakıyordu onlara. Elbette hayat bunun intikamını Şekip Bey’den alıyordu. Eşi Selma Hanım, kızları Dilruba’yı hiçbir zaman istememişti. Hamileliği, Şekip Bey’in ısrarı ve toplum baskısıyla; doğum sonrası ise lohusa bunalımıyla devam etmişti.

Dilruba yetimhanede değildi ama oradaki çocuklardan pek de bir farkı yoktu. O zamanlar sekiz yaşında olan Dilruba’yı okul çıkışında babası alır, eve değil, yetimhaneye getirirdi. Dilruba, iş çıkışına kadar babası ve diğer çalışanlarla vakit geçirirdi. Şekip Bey, Dilruba’yı yetimhaneye getirirdi getirmesine de buradaki çocuklarla asla oynatmazdı. Karşılaşmalarından bile çekinir, rahatsız olurdu. Dilruba, babasının odasında, bahçeye bakan pencerenin önünde saatlerini geçirirdi.

Her zamanki günlerden birinde Dilruba, pencereden bahçe saatine çıkan çocukları izlerken diğer çocuklardan bağımsız, oyun oynamayan, gülmeyen bir çocuğu fark etti. Bu, Tarık’tan başkası değildi. Onun neden diğer çocuklarla oynamadığı merakı, Dilruba’ya inanılmaz bir cesaret verdi ve küçücük masum bir planla bahçeye inmeyi başardı. Çocuklardan o gün sorumlu olan “anne” sayesinde çocukların yanına girebildi. Dilruba, bir gözü babasının penceresinde, soluğu Tarık’ın yanında aldı.

Öylece durup bakıştılar. Bir süre sonra endişesiyle zamanının darlığını anımsayan Dilruba, Tarık’a:

“Sen niye hep oturuyorsun? Neden diğer çocuklarla oynamıyorsun?” dedi.

Tarık, elindeki mavi boncuklardan yaptığı mavi kuşu gösterip:

“Bununla oynuyorum.” demekle yetindi. Ve yine başını önüne eğip kuşla oynamaya devam etti. Dilruba’yı kısmen yok sayıyordu.

Dilruba, aldığı cevaptan tatmin olmasa da artık yukarı, babasının odasına gitmeliydi. Bu günü takip eden yirmi beş gün boyunca Dilruba, her fırsatta soluğu Tarık’ın yanında aldı. İkisi de birbiriyle konuşmuyor, sadece yan yana oturuyor, Tarık’ın elindeki anahtarlığa bakıyorlardı.

Dışarının zamanı çok hızlıydı. Müdür Şekip Bey ve eşi Selma Hanım boşandı. Şekip Bey, Dilruba’ya tek başına bakamayacağını düşündüğünden memleketi Bolu’ya tayinini istedi. Şekip Bey, son iş günü arkadaşları ile vedalaşırken Dilruba da yanındaydı. İzmir’deki bu yetimhanede Dilruba’nın vedalaşmak istediği ve istemediği tek bir kişi vardı: Tarık.

İlk fırsatta yine soluğu Tarık’ın yanında aldı ve yalnızca:

“Biz gidiyoruz.” demekle yetindi.

Tarık, ilk kez o an Dilruba’ya önemsercesine baktı. Zaten sevdiklerini kaybetmeye alışmış bir çocuktu o. Şaşırmadı. Sessizce elindeki kuş anahtarlığını Dilruba’ya uzattı.

Dilruba ve babası, Bolu’da yeni bir hayata başladı. Dilruba, babaannesi ve dedesi sayesinde biraz olsun sevildiğini hissederek büyüdü. Kuş anahtarlık, ilk önceleri oyuncak, sonra çanta süsü ve sonunda Dilruba’nın kendi evinin anahtarlığı olarak yıllardır onunla kalmayı başarmıştı.

Dilruba’nın örnek alacak pek seçeneği olmadığından babasının izinden gitmiş, 30 yaşına geldiğinde yetimhane müdürü olmuştu. İzmir’de, bir zamanlar Tarık’la tanıştığı Buca Yetimhanesi, Dilruba’nın üçüncü görev yeriydi. Ve babasından açık ara daha iyi bir müdürdü. Her fırsatta oradaki çocuklarla vakit geçiriyor, haftada bir gün evde kekler, kurabiyeler pişiriyor, hapishane bahçesinden bozma yeri mesire alanına dönüştürüyordu.

Yine böyle bir günde, İzmir’in uzak bir ilçesinden, polisler eşliğinde iki çocuk geldi. Gerekli işlemler yapıldıktan sonra polislerden biri çocukları ilk kabul bölümüne teslim için geçti. Diğer polis ise ekip arabasına döndü.

Dilruba, çocukların hikâyesinden çok etkilenmişti. Hava almak için binanın önüne çıktığında, ekip arabasındaki dikiz aynası dikkatini çekti. Arabada oturan polis ve dikiz aynasındaki süsü belki yüzlerce kez kontrol ettikten sonra emin oldu. Bu, Tarık’tı…

Hemen yukarı çıkıp odasından anahtarlığını aldı. Kapının önüne indiğinde, arabada asılı kuş ile elindeki kuşu karşılaştırdı. Hızlıca arabanın arkasına geçti ve arka koltuğa oturdu. Tarık, Dilruba’yı tanımamıştı. Çok şaşkındı.

Dilruba onun aksine, çocuklar gibi şendi (en azından dışarıdaki çocuklar gibi).

Dilruba, arka koltuktan Tarık’a doğru anahtarlığını uzattı:

“Ben geldim.” dedi.

– SON –